Evrendeki En Mütevazı İnsan

Sunar

Blog Action Day: Zengin Daha Zengin, Fakir Daha Fakir

Bugün blog action day. Blog Hareket Günü ya da blog aktivite günü gibi çevirebiliriz. Geçen senenin konusu çevre idi, bu sene yoksulluk. Dünyanın her yerinden milyonlarca blogcu bugün bu konuda yazılar yazacak. Girişi bitireyim ben de başlıyorum.

Kapitalist sistemin temel prensiplerinden biri gelir eşitsizliğidir. Sistem paranın giderek bir merkezde toplanması ilkesine göre çalışır. Bu da kısaca şu demek oluor: Yarın fakir daha fakir, zengin de daha zengin olacak.
Asya-Pasifik’in 9 kilit pazarı, Avustralya, Çin, Hong Kong, Hindistan, Endonezya, Japonya, Singapur, Güney Kore ve Tayvan’da zengin sayısı 2.8 milyona ulaşmış durumda. Bu 2.8 milyon kişinin toplam serveti de geçen seneye oranla yüzde 12,5 artmış ve 9,5 tirlyon dolara ulaşmış. Bu zenginlerin 20.400 tanesi ise ultra zengin. Parayı koyacak yer bulamadıkları için kriz yaşıyorlar. Kimisi hisse senedi, kimisi gayrımenkul, kimisi de yatırım fonu, devlet tahvili tercih ediyor parasını saklamak için. Bu 20.400 kişi de geçen seneye göre yüzde 16,4 kalabalıklaşmış.
Şimdi bu iş ekonomik büyümeden hızlı gittiği takdirde bunun bir anlamı olur. Servet transferi. Fakirden, zengine akan para. Oysaki bu 9 kaplan arasında en hızlı büyüyen Çin ekonomisi yüzde 11,4, Hindistan ekonomisi ise yüzde 7,9 hızla büyümüş. Zenginlerin oranı Hindistan’da yüzde 22,7 hızla, Çin’de ise yüzde yüzde 20,3 hızla artmış.

Bu 9 ülke ülke içerisinde halkı en fakir olanlar, yani kişi başına GSMH’si en düşük olan iki ülkedir Hindistan ve Çin. Fakat zenginleri genel büyümeden daha hızlı çoğalan ülkeler de bunlar. Bu en başta belirttiğim olaydır. Zengin daha da zengin oluyor, fakir daha fakir.“Globalleşme, ülkemdeki değerleri yerle bir ediyor. Genellikle genç kadınları köylerden topluyorlar ve mevsimlik işçi olarak çalıştırıyorlar. Bu işçiler bir sene bir yerde çalışıyorlar, bir sene başka yerde… 200 milyon göçmen işçi var. Bunlar her sene yerlerini değiştirmek zorundalar.
Bunlardan elektronik sanayinde yarısı kadın olmak üzere, 120 milyon insan çalışıyor. Siemens, Philips gibi fabrikalarda…
Çin hükümeti, bu genç insanları bir yandan çalıştırıyor, fakat diğer taraftan da oturma izni vermiyor. Çin kanunlarına göre, eğer bir köyde doğmuşsanız siz köylüsünüz, başka bir yerde ikamet edemezsiniz. Bu yüzden çoğu, şehirlerde kaçak oturuyor. Bundan dolayı fabrikalarda çalışanlar, ailelerini yanlarına getiremiyorlar ve fabrikanın yatakhanesinde yatıp kalkıyorlar. Bu sayede işçileri daha rahat kontrol edilebiliyorlar.
Bu sistem tamamen bir sömürü sistemidir. Günde en az 12 saat çalışmak zorunda bırakılıyorlar. Çoğunun sosyal güvencesi yok. Hastalık sigortaları dahi yok. Yatakhaneleri bile iki vardiya kullanıyorlar. Bunun sebebi de kadınların boş yere orada kalmamaları! Kadın işçilerin çoğu tecavüze uğruyorlar ve çocuklarını aldırmak zorunda kalıyorlar.
Çin’de çalışan işçilerin yarısının çalışma izni yok. Bu yüzden ücret kesintileri oluyor, çok düşük ücretle çalışıyorlar. 4-5 ay boyunca maaş alamıyorlar. Bu yüzden işten çıkamıyorlar ve fabrika hapishane gibi!

Dört-beş sene bir iş yerinde çalışan işçi, 25 yaşına geldiğinde yaşlı olarak görülüp, işten çıkartılıyor. Hiç bir sosyal güvenceleri yok. Otuz yaşındaki kadınları çalıştırmıyorlar. Bu kadınların hepsi de köylerden geliyorlar. Bağımsız sendikaları yok. Kurulması yasak.”

Bu sözler Hong Kong Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Profesörü May Wong’a ait.
Çinli zenginlerin nasıl daha zengin olduklarını anlatıyor aslında May Wong.

Kapitalizm en vahşi haliyle giriyor fakirlerin bulunduğu yerlere, onları daha da fakir yapmaktan hicap duymuyor.
Dünyadaki fakirliği engellemenin yolunu bilmiyorum fakat küreselleşme denilen meretin sadece sermayenin küreselleşmesi şeklinde zuhur ettiği zaman fakirliğin yayıldığını biliyorum. Sermaye ile birlikte emek, hizmet ve haklar da küreselleşmeli, o zaman dünyanın fakir halkları biribirine yaslanabilir, üretilen zenginlik daha adaletli paylaşılabilir.

Ekim 15, 2008 Posted by | Emek | Yorum yapın

Özgürlük ve Kendine Yabancılaşma

İki tür yabancılaşmadan söz edilir Marx’ın çalışmalarında. Bunlardan ilki, doğadan kopuş anlamamındaki yabancılaşmadır. İnsan, vahşi-ilkel doğadan koparak kültürel-toplumsal alanda kendine ikinci bir doga kurmak anlamında doğaya yabancılaşır. Bu insan oluşu açıklayan niteliğiyle olumlu karşılanan yabancılaşmadır, zorunlu bir sürec olarak anlaşılır. İkinci yabancılaşma ise özgürlük ile ilişkisini anlatacak olduğum bizzat kapitalist pazarın ve kapitalist toplumsal sistemin yarattığı yabancılaşmadır. Söz konusu yabancılaşma emekçilerin ürettiği mal veya hizmetten pay alamamaları sonucunda ortaya çıkan ekonomik ve üretimleriyle katkıda bulundukları sistemin yönetiminde de söz sahibi olamamalarından kaynaklanan politik yabancılaşmadır. Bunun sonucu olarak insan kendi doğasına yabancılaşır. Böylece insan kendine, kendi emeğine, ilişkilerine, dünyaya ve yaşama yabancılaşır. Kendi iradesini gerçekleştiremez. Buradaki iradenin bireyin iradesi olduğu açıktır zira kavram tamamiyle insan ile alakalıdır ve insanın kendisine yabancılaşmasını açıklamaktadır. Yabancılaşmanın toplumun iradesine yabancılaşma olarak algılanması en başta yabancılaşma kavramında bahsedilen insan doğası kavramıyla çelişir.
Az önce de dediğim gibi yabancılaşmanın gerçekleşmesi için bireyin yaptığı üretimden pay alamaması gerekir, çalışma şartlarının ağır olması gerekir ve bunların sonucu olarak bireyin kendi iradesini unutması, isteklerini unutması, çevresine, politikaya ilgisizleşmesi ile yabancılaşma gerçekleşir. Somutlaştırmak gerekirse günde 12 saat çalıştıktan sonra oyunu bir sermaye partisine atan birey kendisine yabancılaşmıştır, zira kendi çıkarını bile göremeyecek haldedir. Zira işten gelince tek isteği temel ihtiyaçlarını karşılamak ve ertesi gün işe geç kalmamak olan kişi de kendisine yabancılaşmıştır, çoğu zaman yukarıdaki iki örnek de aynı kişidir, örnekler çoğaltılabilir.
Peki bu yabancılaşmaya yol açan şartlar sadece kapitalist düzende mi oluşur? Bu sorunun cevabı yabancılaşma ile özgürlüğün ilişkisini ortaya koyacaktır. Kapitalizm dışındaki, en azından kapitalist olmadığı iddiasındaki, düzenlerde de bireyin kendisine yabancılaştığına tarih şahittir. SSCB’de de birey üretimden hakettiği payı alamamış ve önce tembelleşmiş, sonra da milliyetçileşmiş ve sonunda SSCB’yi yıkmıştır. Zira insanın özgür olmadığı her yerde sömürü olacaktır. Kapitalist sistemde de, SSCB’de de. Zira ancak özgür insan sorgulayabilir, karşı çıkabilir, değiştirebilir. Tepesinde işsiz kalma korkusu ve ya da devrimci şiddet tarafından yok edilme korkusu olan birey ise asla özgür değildir. İstediği yere seyahat edebilse de, eve ekmek götürmesi garanti olsa da özgür değildir, çünkü bu özgürlükler elinden alınırsa karşı çıkacak gücü yoktur. Bu rejimler altında ezilen birey işte tam da bu şekilde emeğinin çalınmasına ses çıkaramamıştır. Çünkü işten atılma ihtimali ya da devrimci şiddete maruz kalma ihtimali demoklesin kılıcı gibi tepesinde sallanmaktadır. Bu korkuları yaşayan, sesi çıkmayan birey doğal olarak kendisine yabancılaşır, insan olmasından yani doğasından kaynaklanan iradesini gerçekleştiremez yani en basitinden kendisine yapılan haksızlığa karşı duramaz, çalışma saatleri yüzünden çocuklarına yeteri kadar zaman ayıramaz, kıt kanaat geçindiği için zevklerini çoğu zaman gerçekleştiremez; kendisine saygısını yitirir ve böyyüklerin önünde el pençe divan durur, evde ilgisizlikten ağlayan çocuğa şiddet başlar, hiçbir zevki olmadığı için hayatı renksizleşir ve kendisine zevk olarak dayatılan şeyleri yapmak zorunda kalır ve Türkiye özelinde salak dizileri izler.
Birey eğer özgür olsaydı kendisine yapılan haksızlığa direnir, haklarını korur ve kendi iradesini gerçekleştirmesini sağlayacak olan şartlara kavuşurdu. Bu yüzden özgürlüğün olmadığı yerde birey kendisine yabancılaşmaya mahkumdur. Zaten insan doğası en temelde özgür değil midir?

Ocak 8, 2008 Posted by | Özgürlük, Emek | Yorum yapın

   

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.